Wednesday, April 24, 2013

Kısa kollu gömlek

Kendime hediye ettiğim bir gömlek vardı. Kısa kollu güzel bir gömlek. Demiştim ki alırken” bu yaz giyerim güzel bir günde.” O yaz güzel bir gün olmuştur tabi ama o kısa kollu güzel gömleğimi giyecek kadar güzel bir gün olmadı. Sonra dedim ki gelecek yaz giyerim. Ondan sonra altı yaz geçti ama bir türlü güzel bir yaz gelmedi. Belki bu yaz ? Kim bilir belki bu yaz açılır o güzel hediyenin paketi. Belki o gömlek hiç açılmadan daha mı güzel orada ? Bu da mümkündür.

Thursday, April 11, 2013
 
Saturday, April 6, 2013 Wednesday, March 27, 2013
Tuesday, March 26, 2013

Yemyeşil Bir Deniz Gözlerin “A Sea Of Deep Green” - ilhan irem (Live) 

(Source: youtube.com)

Artık benim nefretim bile değilsin
Sunday, March 24, 2013

The Fall Opening

(Source: youtube.com)

Friday, March 22, 2013

Sezen Aksu - Hasret (1988) 

(Source: youtube.com)

Thursday, March 21, 2013

Öylece

Yokuş aşağı bir yol. İn in in bitmiyor. Okul sağda kaldığına göre berber solda. Hasta Galatasaraylı engelsiz amigo Sezginin takıldığı berber.Şimdiki gençler bilmez tanımaz onu. Her gün orada. Sarı kırmızı kaplı defterinin içinde hatıralar, gidilen deplasmanlar yenilen ve atılan gollerin ölümsüzleştiği anlar mevcut. Fenerbahçe’li olmanın bir anlamı yok onun yanında, maksat futbolun güzelliğini paylaşabilmek. Sene 98 ya da 99. Sanırım 98, Kuştepe’ye merhaba demiş Bilgi, ben de Bilgi’ye. Türlü türlü arabalar mevcut okulun kapısında, sanki lüks bir oto galerinin önü. Bizim için önemsiz bir ayrıntıydı. Bizim dostlarımızın yürekleri kocaman olduğundan istediklerini zaten sığdırabilirlerdi ama pek fazla şey istemezlerdi, istemezdik. Şekersiz bir çay, okul kantininde king oynayabileceğimiz bir masa ve atıştırmalık bir şeyler.

Bakırköy’den Mecidiyeköy otobüsüne biner, indikten sonra okula kadar yürürdük. Sabahları derse girmek hoşumuza gitmiyordu. Okulun hemen karşısında bulunan börekçi’ye uğrar ve az demli çay ile ne çeşit börek varsa ondan sipariş ederdik. Hemen yanında bakkal amcamız vardı. Börekçi börek sarayına dönüşünce bakkal’da markete dönüştü.Tek odalı evler sahipleri tarafından yıkılıp iki üç arabalık otoparklara dönüştü sonra kafelerin camlarına ” öğrenci olmayan giremez” yazılı kağıtlar asıldı.

Ben gözümü sabahın o köründe zor açarken o kızlar sanki davete gider gibi giyinip makyaj yapmak için acaba saat kaçta yataklarından kalkıyor diye düşünürdüm. Pek uzun sürmedi bu düşüncem her sabah gördükçe alışır olmuştum.

Üniversiteli olduk ya, futbolda oynuyoruz. Peki madem Üni’nin futbol takımı varmış neden katılmıyoruz ? Tamam hadi dedik girdik. Fenerbahçe’li meşhur Uche’nin kardeşi bizim okuldaymış, seçmelerde top ayağına değer değmez hoca” adam futbolcu belli” dedi aldı takıma.İyi peki madem dedik ayrıldık.

Üniversiteli olunca biraz fazla içmek gezmek tozmak abartmak gerekiyor. Bir gün okuldan sonra biz de öyle yaptık, arkadaş istanbul’da yaşamıyor, Üni’yi kazanınca bir ev tutmuş ailesi, gittik yedik içtik diğer bir arkadaşımızın annesi aradı nerede kaldınız saat kaç oldu diyor, kafamız güzel, arkadaş ciddi konuşmaya çalışıyor annesi ile. “Anneciğim, okulun kütüphanesindeyiz, “Akademik search” yapıyoruz”. dedi ve kadının suratına kapadı teli. Neyse akşam vakti ne otobüsü,geri dönmek için çevirdik bir taksi, kafa güzel olunca taksici amcam nasıl ayılınır onu anlatıyor, diyor ki ” ballı yumurta yiyin eve gidince” yahu arkadaş bu cümleyi duyunca arkadaş, içtiklerini çıkardı arabaya. ballı yumurtaya gerek kalmadı.

Üniversitenin ilk yıllarında içilen sigaralar güzeldir, tadı başkadır. Hele kibritle yakarsan. Hele dost ortamında bir muhabbetin tam ortasında yakarsan. yanında ne içersen iç sıcak olsun da. Bir zippom vardı o günlerden kalma. Duruyor halen, ama artık sigara içmiyorum.Bu arada kibrit yoksa en güzeli zippo ile yakmaktır sigarayı.

Hocaların çoğu artisti ama film artisti değillerdi. Öyle kendince artistlerdi. Birkaçı kafaydı. Hele tam kafa olanının siyah kuşağı vardı. Diğeri hoş bir kadındı. Bize, müzik dinleyin ve kitap okuyun der dururdu. Tv izlemeyin, uyuşturmayın beyninizi derdi. Acaba şimdi ne yapıyordur Acun’u gördükçe, görmese bile duydukça. Duymasa da okudukça, Acun’dan kaçmak çok zor günümüzde.

Fazlaca “lab” mevcuttu okulumuzda, malum zengin okul. Bilgisayar labına dalmış bizimkiler bir ara. Pc’ye yabancı değildik zaten çok şükür. Evde bir Aidata’m vardı. Pentium 133 1.2 GB hard disk 8 ram falan öyle bir şeydi. Zamanında iyi para vermişiz. Fakat fazlaca haşır neşir değilim.Neyse bizim çocuklar beni çağırıyor” olm gel yabancılarla konuşuyoruz internette” diye, neyse gittik “Mirc” ile ilk o zaman tanıştım.Programcının yüzünü bile unutmuyorum halen,böyle gözlüklü falan gri bir gömlek mi ne vardı üzerinde,parayı bulunca sonra değiştirdi vesikalığı. İlk anda anlam veremedim tabi. Arkadaş dedi “gel bak bu benim nickim şu an falanca ile konuşuyorum”, “istersen konuş ama küfür falan etme” dedi. “Tamam olm saçmalama ne küfürü” dedim sonra bastım küfürü karşıdakine.

Sevdalanmadık mı ? Evet ama sevdaların en güzelinden, platonik olanından.